anasayfa
< Hayat ve Mücadel < anne, baba ve ..biz
önceki sayfa

Annelerimiz... Babalarımız...
ve Biz!!!1

Yeşim T. BAŞARAN / Ankara

Ailelerimiz, her zamanki konumuz. Yaşımız ilerlese de, çocuk sahibi olsak da, aile değerleri, onların gözünde yapıp etmek zorunda olduklarımız, bizden beklentileri aynı boğuculuk ve şaşırtıcılıkları ile devam ediyor. Zaten bunun için bile deyimleri var: “Sen bizim için hâlâ çocuksun”. Ve en büyük klasikleri: “Çocuğun olunca, anlarsın!”. Anne-babaların hissettiklerinin gerçekten böyle bir şey olduğuna yürekten inanıyorum, her zaman çocuklarının iyiliklerini arzuladıklarına da tüm kalbimle inandığım gibi. Ama onların bu iyi niyetli duyguları, kimsenin hayatını kolaylaştırmıyor, aksine uyumsuz çocuklar için hayat boyu bir kavga, karşılıklı huzursuzluk, güvensizlik.

Kimdir bu uyumsuz ve kavgacı, ailelerini daima hayal kırıklığına uğratan çocuklar: yaşam tarzı olarak “aile terbiyesinin” dışına çıkanlar, güneş battıktan sonra hâlâ eve gelmeyip “kim bilir nerelerde sürtenler”, evlenmeyi düşünmediği halde sevgili edinenler, çok fazla telefonla konuşanlar, üniversitede ailesinin istediği bölümü son tercih olarak bile yazmayanlar, “çenesi durmayıp” annesine babasına “laf yetiştirenler”, ailesinin hoşlanmadığı kişilerle arkadaşlık edenler…. ve elbette eşcinseller….

Annelik, babalık zor zanaat. Bu dalga geçme cümlesi değil. Gerçek söylüyorum. Ezici bir çoğunluğunun, çocuk sahibi olsam mı, olmasam mı, diye bile düşünmeden edindikleri çocuklarına olan zorunlu sorumluklarına karşılık, karşılarında koca bir düşman dünya var. Bu çocukları trafik kazalarından, kötü (!) insanlardan, mutsuz (?) bir gelecekten korumak zorundalar. Ve bunun yollarından emin olamadıkları, bu arzularını kendi hayatları için bile nasıl sağlayacaklarını tam olarak bilemedikleri için, hayatın felsefi anlamda bozuk olduğunu, tarih çarpı coğrafya kadar yaşam biçimi olabileceği gerçeğini göremedikleri için karşılarına kendi “inandıkları” değerlerin dışında yaşamaya çalışan bir çocuk çıktığında dehşete düşüyorlar, ne yapacaklarını şaşırıyorlar. İstiyorlar ki çocukları, kendi kurmaya çalıştıkları şeye (o şey her ne ise) can-ı gönülden inansın ve o şekilde yaşasın. Çocukları, onların bu yaşama karşı oluşturdukları kendi güvenli (!) doğrularına uygun yaşayan ve dolayısıyla başına muhtemelen daha az kötülük gelecek ve emeklerini boşa çıkarmayacak bir hayat sürsün ve onların da gözü arkada kalmasın, o her şeylerini adadıkları çabaları çöpe gitmesin. Kendi yaşam tarzlarının biricik gerçek ve olması gereken şey olduğunu düşündüklerinden, çocuklarının bunun dışında davranma olasılıkları bile yüreklerinin ağızlarına gelmesine yetiyor.

Bize sunulan hayattan politik kopuşum çocuk yaşlarıma dayanır. Derslerde “ben öğretmen olsam böyle yapmazdım, bunlar salak” diye düşünürken, evde de kendimi tuvalete kapatır (en güvenlisi) ve “çocuğum olunca ona böyle davranmayacağım, şunları yapacağım, bunları yapacağım… onlar kendi çocukluklarını unutmuşlar, ama ben kendiminkini unutmayacağım… Yaşasın çocuklar” diye hayal kurardım. Hatta hayata benim benimseyebileceğim gibi bakan büyükler gördüğümde, “işte çocukluğunu unutmamış biri daha…” diye sevinçle el çırpan bir teori bile oluşturmuştum. Ümitle ailemden kurtulup, tek başıma yaşayabileceğim günleri beklerdim. Hala ara sıra yaşadıklarımı hatırlayıp anarşizmi, feminizmi ve diğerlerini boş verip, inanmam gereken değerler sisteminin infantizm olması gerektiğini düşündüğüm olur (aslında bence hiçbiri birbirini dışlamıyor ama, duygusal anlarıma verin işte…) Tüm isyanlarım aslında küçük şeylerden olurdu. Örneğin, arkadaşımın doğum gününe niye gidemiyorum, hatta bırakın doğum gününü, ders çalışmaya bile niye gidemiyorum ve benzeri nedenler. Ama tabi yaşım ilerledikçe yarattığım sorunlar daha da karmaşıklaştı, ben dahi özenle oluşturduğum sorunların, ailemde yarattığı depresyonu takip edemez oldum… ilk başkaldırım…

Kendileri hakkında doğumlarından önce kurulmaya başlayan hayalleri karşılayamayan beceriksiz (!) çocuklar (yaş önemli değil, anne-baba sahibi olmak yeterli), aslında köklü bir tarihi olan politik bir hareketin aktivistleri olduklarının farkında olmadan, gözlerini dünyaya açtıkları günden beri zorlu bir mücadele içindedirler. Genellikle çocuklar yapıp ettiklerini, ailelerinden saklamaları gerektiğini deneyimleri veya öngörüleri sayesinde keşfederler, fakat bu zaten kendilerine öğretilen en önemli şeyin (ki muhtemelen kendilerinin de arkasında durdukları şeyin) “yalan söylememe gerekliliğinin” çiğnenmesidir. İlk günah buradan başlar (zaten arkası da gelir J ). Aileler, kendi değer sistemleriyle daha bu ilk noktada çelişirler. Çünkü, ya istediğin, düşündüğün gibi yaşayıp yalan söyleyerek beklentileri yıkacaksındır, ya da istediğin, düşündüğün gibi yaşayıp kendini gizlemeyerek… Bu karar yaşamın bize dayattığı en zor kararlardan biri. Yalan söyleyerek mi eve geç gitmelisin, yalan söylemeyerek mi? Sevgilinin, aşık olduğun kişinin, aşık olduğun cinsiyetin kadın olduğunu söylesen mi, yoksa sevgilinin evlenmeyi planladığın bir erkek (tabii ki yalan) olduğunu mu söylesen. Aileler takipçi zihniyetleri dolayısıyla bizi, ya bizimle ilgili gerçekleri onlara anlatmak, ya da yalan söyleyerek olanları geçiştirmek zorunda bırakırlar.

Aslında yalanlar söyleyerek de, söylemeyerek de olayları rayına oturtmak çok güçtür. Çünkü, ailelerimizi ne kadar sığ bulsak da anlamsız toplumsal korkularla beslenmiş hayal güçleri pek geniştir. Evde kalmadığımız bir akşam gerçeği söylemiş bile olsak (gerçekten de arkadaşımıza ders çalışmaya gitmişizdir), onların akıllarına ilk gelen kare küçükken cumartesi akşamları, şimdi ise gündüzleri televizyonu açtığımız her an izleyebileceğimiz sanat faciası, fakat bize iyi çözümleme olanakları sağlayan türk filmleridir. Tepede yanıp sönen farklı ışıklarla bezeli bir top, barları seven insanlar olsak bile anlamsız bulacağımız şekilde dans eden insanlar, bıyık altından gülerek bizi izleyen, tek işleri bizim hakkımızda kötü tuzaklar kurmak olan, kim olduğu belirsiz kişiler, vs’dir –ki bırakın türk filmlerini geçenlerde televizyonda, ailelere bu tarz korkunç hayaller kurdurmayı amaç edinmiş bir “dikkat” programı gördüm. Bizi korumaya çalıştıkları, ama bir yandan da nasıl oluyorsa onların değerlerini besleyen toplum böyle bir şeydir. Ayrıca bizim hayatımızı, günlük tutmuyorsak eğer, bizim bile farkında olmadan geçirdiğimiz günleri, unuttuğumuz anılarımızı, onlar bilir ve unutmazlar. Edinebildikleri parçalı bilgilerin boşluklarını, hayal güçleri ile akıl edemeyeceğimiz şekilde doldururlar. Onların hayal ettikleri bizim hayatta istesek bile karşılaşamayacağımız denli karmaşıktır. Örneğin, benim ailem onlara ilk görünür şekilde isyan ettiğim zamanlar, “bizim ona para vermememizi (çocuklarını böyle tehdit ederler ya hep) umursamadığına göre, demek ki zengin birilerini bulmuş, ve onlar kim bilir kızımızı nasıl kullanıyorlar?” biçiminde bir soru senaryosu hazırlayıvermişti. Ya da geçenlerde onlara lezbiyen olduğu gerçeğini açıklayan bir arkadaşımızın ailesi, bizi (yani çocuklarının arkadaşlarını), tüm amaçları çocuklarını kötü yola düşürmeye çalışıp, ondan istifade (!) etmeyi planlayan bir çete olarak düşündü. Başka bir arkadaşımızın ailesi de sapphonun kızları’nın toplantılarını kastederek, kendince en kibar biçimde “toplantılara ne yaptığımızı, yoksa birbirimizi sevdiğimizi mi” sordu; tabii bizim konuşacak neyimiz olabilir ki, biz lezbiyenler olarak sadece cinsellikten müteşekkiliz, dolayısıyla toplanmamızın tek amacı cinsel ihtiyaçlarımızın tatmini olabilir.

Aile, insanları birbirlerini kontrol edecek küçük insan grupları. Sivil polislik yani. Kurulmuş olan ailenin siyasi görüşü, bilgi düzeyi, yaşam tarzı sonradan gelenlerin sınırlarını, etkinlik alanlarını belirliyor. Ve genelde bu kurallar dizgesi ailenin babasının yaşamının temellerine göre şekilleniyor. Geriye kalanlar, yani bu kurallara (aile düzeni, aile bağları, toplumun beklentileri, “elalem ne der”ler) uyması gerekenler bazen zaten bu kuralları benimsemiş insanlar olabilirken, bunların boğuculuğundan nefret edip, yaşamını başka şekillerde sürdürmek isteyen kadınlar ve çocuklar da olabiliyor, ama onların varlıkları kuralların değişmesine yetmiyor, çünkü aile demokrasiye göre bile işlemiyor. Uyumsuz aile üyelerinin kolları tehdit, dayak, harçlıkta kesinti gibi caydırıcı etmenlerin yanısıra, yaşamdaki sınırlarının ve olanaklarının o çatı altında ve ancak o şekilde olabileceği -biraz doğru- önbilgisiyle bağlanıyor. Bizden önceki kuşakta “babanın yanında bacak bacak üstüne atamamak” gibi bir sorun vardı. “Bacak bacak üstüne atmak” gibi anlamsal hiçbir içeriği olmayan bir davranış bile, aile büyüklerinin yanında yapılmaması gereken bir edim olarak belirlenebiliyor ve insanlar özenle buna dikkat edebiliyorlar. İnsanlar kendilerine “onları üzmek istemiyorum” gibi yalanlar söylerlerken daha dikkatli olmalılar. Çünkü özgürlük isteminin karşısında birilerinin, sırf senin özgür olman ve dilediğin gibi yaşaman dolayısıyla üzüleceklerse, ve bu sırf sen şans eseri hayatının ilk ve en yardıma muhtaç yıllarını tamamen onların seçimi (ya da düşüncesizliği mi demek lazım) dolayısıyla onların yanında geçirerek, onların yardımıyla (ki bunu da sen onlardan talep etmezsin, toplum düzeni –hani şu elalam- öyle buyurur da ondan) yaşamış olmandan dolayı onların senin üzerinde gördükleri bir hak ise, bırakın üzülsünler. Çünkü onları bu nedenle mutsuz olma noktasına getiren koşullar özgürlüğünü isteyen bireyin tamamen dışında olduğu “elalem” koşullarıdır. O nedenle aileye uyumsuz bireylerin özgürlüklerinden feragatleri veya yalan söylemeleri, aslında ebeveynlerin üzülme olasılıkları onların da insan olmasından öte, onların “o” insanlar olması ve senin “nasıl olur da onlara böyle bir şey yapmış” olmanla ilgilidir. Yani aslında ebeveynin hayatını zehir eden “elalem”, yarattığı bu bireysel savunma mekanizması ile de uyumsuz bireyin kendi özgürlüğü uğruna uğraşmasını engeller. Gerçekçi ve sanal tehditler, korkular üzerinden yürüyen temel efendi-köle ilişkisi, toplumdaki en küçük sivil polis birimi. Herkes “elalemden”, birbirinden korkuyor ve bu küçük ölçekli polis birimi, kocaman bir polis kurumu haline geliyor.

Heteroseksist toplumda doğal olarak, çocuk doğururken onların eşcinsel olma olasılığını akıllarına bile getirmiyorlar. Eşcinselliğimiz yüzünden (de) ailelerimiz korkulu rüyalarımız. Elbette çocuklarının eşcinselliklerini kabul edebilen, anlayabilen ebeveynler de var, ama “elalem”ciler, çocuklarına söylemeden önce de söyledikten sonra da acı çektiriyorlar. İşte o zor karar anı: gerçeği mi söylemek, yalan mı; aileye açılmak ya da açılmamak. Herkes için geçerli bir formül yok. Yalan söylemeyi tercih edenlerin ailelerine söyleyebilecekleri yalanların da formülü yok. Bu konuda insanların alacakları tavırlar, karşılaşabilecekleri ve göze alabileceklerinin değerlendirmesinden ortaya çıkar. Ama eşcinselliğin, özellikle lezbiyenliğin görünür olmadığı bir toplumda, ailelerimizin muhtemelen karşılarına çıkan ilk eşcinseller biz olacağımızdan, ve de eşcinsellik onlar için yaşamlarının tamamen dışında, asla ne olduğunu anlayabilecekleri, sıradanlaştırabilecekleri bir olgu olmadığından ailesine açılmayı düşünenlerin işi oldukça zor. Kaos’un çok eski sayılarından birinde, ailesine açılmayı planlayan insanlara bir kaç öneri yayınlanmıştı. Özetle ailesine karşı eşcinselliğini daha fazla gizlemek istemeyen insanların, onların karşılarında güçlü olmaları, ailelerin kafalarındaki bütün anlamsız soruları yanıtlayacak güce sahip olmaları, eşcinselliğin ne kadar olağan bir şey olduğunu, eşcinsellerin de tuvalete, okula, işe gittiğini anlatabilecek sabra, sakinliğe sahip olmaları gerekiyor; ailelere kavga ederek hiçbir şey anlatılmıyor, kavgayla olan sadece ilişkilerin yıpranması. Ailelerin görmeleri gereken çocuklarının eşcinsellikleri ile ne kadar da barışık olduğu, bunun olabileceği, onun yaşamdaki mutluluğu dolayısıyla kendisine çizdiği hayatta rahat bırakılması gerektiği, çocuğunu desteklemesi ve ona güvenmesinin hem kendisi, hem de çocuğu için ne denli, geliştirici, özgürleştirici olduğunu görmesi. Bir ailenin eşcinsellik konusundaki tavrı bu şekilde olduğu takdirde bir polis kurumu daha yıkılmış olur. Ailesine yalan söylemekten vazgeçenlere iyi şanslar, bu politik mücadelelerinde hepimiz için bir şeyler yapmış olduklarını düşündüğümden onları destekliyorum.

1 Yazıdaki “çocuk” kelimesi yaş sınırlandırması olmaksızın, anne-baba karşısında onların çocuğu konumunda olan bireyleri tanımlamak için kullanılmıştır


Kaos GL 05/1999 sayı 58



Tıklayın: önceki sayfa