anasayfa < Hayat ve Mücadele < Ataerkilde...
önceki sayfa

Ataerkide Kadın olmak + eşcinsel olmak + azınlıkta olmak

Tezer KANIK

"Elbette bulunacaktır zaman Düşünmeye var mı cesaretim, cesaretim?"1

Düşünme cesaretini kendinde var etmek hem kişisel hem de toplumsal oluşum içinde zor zanaat bugün... Dört bir yandan kuşatılmış kurallar zincirinde kendini var etme çabasını sürdürmek birey için acı verici bir dizi deneyim süreci anlamına gelmekte. Kendi oluşunu tanıyıp bu yapıyı, içselliği kabullenip sonra da bunu yüksek sesle dile getirmek "ben işte böyle bir benim" diyebilmek rol kalıplarının çok belirgin çizgilerle kesinleştiği toplumumuzda oldukça zor...

Mevcut sistemlerin hepsi yönetimleri altında tuttukları bireylerin tam itaatini sağlayabilmek için bireysel gelişimlerini edilgen bir yapı içinde geliştirmelerinde itici bir rol üstlenmektedir. Toplumumuzda da bugün insanlarımıza düşünmemenin avantajları sıralanırken düşünen ve düşündüğünü ifade eden insanların hapisle, faili-meçhul infazlarla gelen sonu ibret-i aleme izletilmektedir. Yani düşünmeyeceksin ya da düşündüğünü ifade etmeyeceksin ki dünya nimetlerini bir gün daha görebilme şansın tehlikeye girmesin...(!)

İnsanı anlayabilmek için öncelikle insani olan her şeyi anlama yollarını açık tutmak gerekir. Ancak doğduğumuz andan itibaren bombardımanına tutulduğumuz önyargılar eğitimi içinde bunu sağlayabilmek ve savunabilmek çok zor... Gerçeğe gözlerimizi kapatmak onun varlığından bir şey eksiltmiyor ancak eksilen tek şey gözlerini kapayan insanın düşünsel ve reel bilinci...

Eşcinsellik bugün pek çok insanın görmemek için bilinçli olarak gözlerini kapadığı ancak her geçen gün varlığını o kapalı duran gözlere biraz daha hissettirdiği bir gerçeklik...

Eşcinsellik dün olduğu gibi bugün de yokmuş gibi davranılan bir gerçeklik...

Bir dönem toplumsal araştırmacılar sosyalist ülkelerde eşcinsellik üzerine inceleme yaparken Çin Halk Cumhuriyeti Ataşeliği'nden bilgi ve yayın istediklerinde şu yanıtla karşılaşmışlar "devrimden bu yana bizde böyle bir şey kalmadı."2

Yasalarında, toplumsal yaşamının kurumlaşmalarında yokmuş gibi davranılan eşcinsellik ülkemizde ve dünyada tüm gerçekliğiyle var oysa!...

Cinsellik ülkemizde bastırılan, ayıplanan ve hep gizli kapılar ardında yaşanabilen bir gerçeklik. Durum böyleyken eşcinsellik çözülemeyen bir cinsellik problemiyle daha da korkunç bir sorun yumağına maruz kalmakta.

Sağlıksız cinsellik, cinsel rol kalıplaşmaları, özellikle erkekler topluluğu ve onları ifade eden erkek değerlerinin kutsanmışlığı ve bu kutsanmışlık içinde kadının kadın olmasının getirdiği aşağılanmışlık ve küçümsenmişlik içinde kendi kendisine yabancılaşması bu katı değer sistemi içinde bireyleri mutsuzluğa itmektedir.

Cinselliği doğallığa bağlayanlar yani cinselliği sadece soyun devamı içgüdüsüyle açıklayanlar oldukça sert bir işlevselcilik içinde konuyu açıklamaya çalışmaktadırlar. Oysa insan ilişkileri hiçbir zaman tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift bir yapıdadır. İnsanlar hiçbir zaman cinselliği salt çoğalmak için yaşamamışlardır. Yani çoğalma içgüdüsü cinselliği açıklamada çok yetersiz kalmaktadır. Ancak bunu böyle açıklama gayretleri hem kutsal dinlerce hem de aklı başında bilim adamlarınca(!) tarihin her döneminde karşımıza çıkmıştır. Örneğin Hıristiyanlık çocuklarına yüzyıllardır şunu öğütler: "Tanrı'ya daha yakın olmak istiyorsanız bir kadına yalnız çocuk doğurması için yaklaşın"3

Her toplumda eşcinseller var ve her toplumda eşcinseller değişen derecelerde baskı görmüş ve aşağılanmışlardır. Çünkü toplum, yapının kendine verdiği rolü oynamayan bireyi yadırgar, iyileştirilecek bir çıban gibi görür.

Rolleri daha yerleşik ve belirgin olan cinsellikte bu role uygun davranmayan biri daha çok yadırganır. Erkek ve kadına sadece cinsiyetlerinden dolayı oluşturulmuş bir dizi öğreti sunulur, beklentiler yüklenir, rol bilincine uygun davranış kalıpları öğretilir. Bunun dışına çıkan bireyler ise erkeklikten ya da kadınlıktan sapmış sapkınlar olarak değerlendirilir.

Buna rağmen tarih boyunca kadın yada erkek tüm eşcinseller varoluşlarının bir parçası olan bu kimliği tüm baskılara rağmen yaşamışlardır. Bu yaşayış kimi zaman gizlice kimi zaman açıkça gerçekleştirilmiştir. Salt eşcinsel oluşundan dolayı öldürülen nice insan vardır tarih sayfalarının arasında!...

Ataerkil yapılaşmanın ve toplumsal cinsiyet rollerinin tarih içinde nasıl bir evrim geçirerek bugünkü haline ulaştığına baktığımızda sosyo-kültürel yapılaşmada pek çok sosyal değişkenin birbiriyle bağlantılı olarak gelişmiş olduğunu görmek mümkün...

Cinsiyetçilik "biyolojinin" tanımladığı bir toplumsal süreçtir. "Biyoloji her tür dolayımsız anlamıyla toplumsal olarak değiştirilemez olduğundan, görünüşe bakılırsa önümüzde toplumsal olarak yaratılmış ama toplumsal olarak parçalanmaya elvermeyen bir yapı vardır."4

Toplumsal cinsiyetler arasında böyle bir eşitsizliğin varolması ve gittikçe kesin çizgilerle belirginleşmesi, kadınların tarih boyunca ekonomik, kültürel, toplumsal ve siyasi yaşamda hep ikincil ve edilgen konumda kalması sadece biyolojik yapı farklılığıyla açıklanamaz bana kalırsa...

Üretim ilişkileri ilk insandan itibaren başlayan evriminde artı-ürün oluşturmaya başlandığı andan itibaren, yani sermaye birikiminin başlamasıyla doğmuş olan ezen-ezilen ayrımıyla biçimlenmeye başlamıştır cinsiyetçilik. Tarihsel kapitalizm sınırsız sermaye birikimi için sermaye biriktirmeyi teşvik ederken tıpkı ırkçılık ideolojisini nasıl kullanıp ucuz işgücü sağlamış ve proleterleşmeyi önleme çabası gütmüşse cinsiyetçiliğin de "akılcılığın akıldışılığı"nı oluşturdu. Yani insanlara sanki kadınların düşük ücretle çalışması olması gerekenmiş, en akla yatkını buymuş gibi sundu bunu. Daha ucuz ücretle daha fazla sermaye biriktirmeyi hedefleyen güçlerin ataerkil yapılaşmada elbette ki kazancı olacaktı...

Kapitalizmin doğuşundan önce de erkek-kadın ilişkisinde kadının ezilmişliğini görebiliriz. Ancak cinsiyetçilik erkeğin kadın karşısında egemen bir konumda olmasından fazla bir şeydir.

"Cinsiyetçilik kadınların, kendilerinden istenen fiili işin belki daha da yoğunlaşması ve kapitalist dünya ekonomisinde üretken emeğin insan tarihinde ilk kez olmak üzere ayrıcalığın meşrulaştırılmasında temel duruma gelmesi bakımlarından katmerli bir aşağılayıcı olan üretken olmayan emek alanına indirilmesidir."5

Kurumlaşmış yapıların kurumlaşma süreçlerini tamamlarken mutlaka geçirmeleri gereken en önemli süreç o kurumların o toplumun insanlarınca onaylanması, kabul görüp pratik olarak yaşamlarına geçirmeleridir. Ataerki ve heteroseksist yapılaşma şu anda ülkemizde ve pek çok ülkede kurumlaşmıştır. Dolayısıyla şu sonuca ulaşabiliriz ki ataerkil yapılaşmada o yapıyı oluşturan mikro birimler yani insanlar bu kurumların yapısal oluşumlarını, ideolojilerini yıllar boyunca tekrar ede gelmişler ve bunun akılcı nedenlerine (kendilerine sunulanlara göre) kesin inançlılık içinde inanmışlardır.

Bir kesin inancın yıkılması çok zordur. Kurumlaşmış ideolojilerin yıkılması ise onu besleyen sistem sürdükçe imkansız gibidir. Yani diyorum ki insanların doğdukları andan itibaren yaygın ve beş yaşından itibaren örgün olarak koşullandırılmalarını önleyemediğimiz sürece evrensel ve özgür bir dünyaya ulaşamayız. Hani ya dostlar "bir önyargıyı kırmak bir atomu parçalamaktan daha zor" der ya Einstein; işte öyle bir şeydir bu...

Elini üzerime koyan, beni etiketlemeye çalışan ve acımasız çarkları arasında sürekli olarak kontrol etmeye çalışan, doğduğum andan itibaren duygu ve düşüncelerimi biçimlemeye uğraşan, varlığımı kendi varlığı üzerinden biçimlemeye şartlandırıldığım, "insan" olma uğraşımı baltalayan, kimi seveceğimi, kime şiir yazacağımı, kimi düşleyip, kiminle sevişeceğimi belirlemeye çalışan bu sistemin ve tüm sistemlerin karşısında elbette ki mücadele ediyorum ve edeceğim.

"Gelişme iç çelişkilerin, karşıtların mücadelesidir."6 Ve ben diyalektik mücadelesinde insanlığın ezen, sömürgeci yapılaşmaların karşısında onur duyduğum varlığımla "VARIM" diyebilme gücümü insanlığın onurdan, güzellikten, aşktan yana olan gücüne katmaya devam edeceğim elbette...

İnsana yakışır, insan olmanın onurunu taşıyan, sevgiden tuğlalarla kurulmuş, efendisiz bir dünyaya "merhaba" deyinceye dek... Aşkın o güzel sarıp sarmalayan sıcaklığıyla selam size dostlar!...


1T. S. Eliot
2Murat Belge "Edebiyat Üstüne Yazılar"
3Murat Belge "Edebiyat Üstüne Yazılar"
4İmmanuel Wallerstain "Tarihsel Kapitalizm"
5İmmanuel Wallerstain "Tarihsel Kapitalizm"
6V. İliç Lenin "Devlet Ve İhtilal"

Kaos GL 1, Aralık-Ocak / 1999-2000



Tıklayın: önceki sayfa